Bu yaz hiç tatilim yok. Temmuz ayı boyunca Psikiyatri stajında olacağım. Bir haftalık izin süremde İzmir'deyim ve İzmir bana çok iyi geldi. Afyon'a dönmek çok zor olacak. Burada daha kolay yazmaya ve okumaya zaman ayırabiliyorum İstediğimden de hızlı bir tempoda yazıyorum. Her gün not defterimi, Gece'yi ve günlüklerimi düzenli olarak yazıyorum. Bunun yanında şimdiden 3 mırıldanma, 1 Eylül'e Mektuplar, 3 deneme, 2 sayıklama, 4 içebakan çıktı bile ortaya. Bu hızla gidersem kendimi çok mutlu hissedeceğim. Keşke bu ayın tamamını İzmir'de geçirebilsem. Gece bu pişmanlığın yanında başka bir pişmanlık daha düşüyor zihnime: Sezen'in yeni albümü nedeniyle yaşıyorum bu pişmanlığı... Ben Sezen Aksu'yu çok severim. Şimdiye kadar çıkardığı tüm albümleri arşivime dahil ettim. Hatta son çıkardığı "Yürüyorum Düş Bahçelerinde" albümüne kadar son 10 yılda çıkardığı her albümü çıkar çıkmaz aldım. Ama gerek derslerin yoğunluğu, gerek mezuniyet dönemi, gerekse de en yakın arkadaşlarımın gidecek olması nedeniyle dünyadan biraz koptuğum için Sezen'in albümünün çıktığını çok geç öğrendim. Öğrenir öğrenmez de albümü satın aldım, fakat albüm çıkalı yaklaşık 20 gün olmuştu. Bu da beni başka düşüncelere sevk etmeye başladı. Niçin benim insanlara verdiğim değeri bana verecek bir kişi bile yok bu dünyada? Sezen'in albümü çıktığı gün benim bu albümü mutlaka almak isteyeceğimi bilen biri benden önce o albümü alıp bana hediye etmek için niçin çabalamıyor? Niçin beni böylesine çok önemseyen, bana böylesine çok değer katmaya çalışan bir kişi bile yok hayatımda? Gece'nin getirdiği pişmanlık hayattan çok şey istediğimin mi bir göstergesi? Bu kadar büyük bir beklenti içine girmemeli miyim? Ama ben bunun gibi şeyleri başka insanlar için yapıyorum ve bundan sonra da yapacağım. Benim için bunları yapacak insanı bulup, o insan için mi yapmalıyım bunları acaba sadece?
hiç yaşanmamış bir hayat ve hiç yaşanmamış bir aşka duyduğum özlem bir gün anlamsızlaşacaksa duyduğum bütün özlemleri anlamlandıracak mavi gözlü bir meleğe ihtiyaç duyuyorum...
AKP, her zaman olduğu gibi, yine antidemokratik bir yaklaşım içinde meclis başkanını seçtirdi. Önce spordan sorumlu devlet bakanı olarak kabineye giren, fakat spor konusunda yetersiz olduğu düşünülerek adalet bakanlığına atanan, daha sonra da bu görevi de elinden alınan Mehmet Ali Şahin, başbakanın hiç kimseyi dinlemeden aldığı kararla meclis başkanı seçildi. Buna seçilmek denirse artık. Başbakan "Bu adam meclis başkanı olacak!" diye kükredi parti toplantısında ve AKP'lilerin de 338 tanesi başbakana karşı gelme cesaretini bile gösteremeyecekleri için Mehmet Ali Şahin başbakan tarafından atanarak meclis başkanı oldu. Oysaki bundan önceki seçimlerde Köksal Toptan meclis tarafından seçilmiş ve muhalefet partilerinin de desteğini alarak 450 oyla başkanlığa gelmişti. Bu seçimlerde de bu tür bir mutabakat sağlanarak meclis başkanının niçin seçilmediği de insanın aklına birçok soru işareti getiriyor. Tripot'un üçüncü ayağı da bu sayede tamamlanmış oldu. Tayyip Erdoğan'ın başbakanlığıyla başlayan süreç, Abdullah Gül'ün, MHP'nin de katkılarıyla, cumhurbaşkanı seçilmesiyle doruk noktasına ulaşmıştı. Şimdi de aynı köklerden gelen bir kişinin meclis başkanı olmasıyla ülkenin en tepesindeki kurumlar, ortak bir zihniyette birleşerek, amaçlarına daha da hızlı bir şekilde ulaşılma ideali için köklü bir değişim yaşanmış oldu. Burada kısa bir açıklama yapmakta da fayda var. Mehmet Ali Şahin adalet bakanıyken yerel seçimler için halkı "AKP'ye oy vermezseniz hizmet alamazsınız!" şeklinde tehdit etmişti. Adalet Bakanıyken bile tarafsız olamayan birinin meclis başkanıyken tarafsız olması beklenebilir mi? Türkiye her zaman işinin ehli kişilerin olması gerektiği yerde olmadığı, ama her türlü çıkarcı düşünceye sahip olan kişilerin olmaması gereken yerlerde olduğu bir ülke olmaya devam ediyor. Kimse adalet bakanlarının, meclis başkanlarının, başbakanların, cumhurbaşkanlarının tarafsız olmasından, bu kurumların en tepesinde bulunabilmek için çok yeterli olması gerektiğinden bahsetmiyor. AKP çıkıyor milli görüş gömleğini kazağının altına gizlemeyi başaranları cumhurbaşkanı da, meclis başkanı da, adalet bakanı da yapabiliyor. Bunu yaparken de hiçbir şeyden çekinmiyor. Ülkenin çıkarlarını göz ardı ediyor ve kendi amaçlarına hizmet edecek kişileri bir araya getirip, kendi Türkiye'sini oluşturmaya çalışıyor. Buna rağmen Anayasa mahkemesi bile sadece para kesme cezası veriyor. Muhalefet partileri yapıcı öneriler yerine AKP'nin istediği gibi kararlar almasına zemin hazırlıyor. Dış güçler büyük bir hararetle AKP'yi destekliyor ve halk da olanları sineye çekip yine onlara oy vermeye devam ediyor. Bu kadar yanlışın bazı kesimlere koz sağladığı bir dönemde adalet, tarafsızlık, demokrasi beklemek ne mümkün? Yeni yasama döneminde AKP'ye oy vermeyenleri tehdit edebilecek kadar ileri boyuta ulaşan, spordan sorumlu devlet bakanlığından da adalet bakanlığından da alınan, milli görüşten gelen bir meclis başkanıyla işlerin, onlar için, ne kadar kolay olacağını hep birlikte göreceğiz. Ama bu sayede ülkeye verilen zararların geriye dönüşü olmadığını da geç fark edip kafamızı duvarlara vuracağız.
•Tezer Özlü'de hayranlık uyandıran üç yazar: Svevo, Kafka ve Pavese.
• Bazı eleştirileri okuyup, bazı röportajları dinleyince ve de bazı önemli edebiyatçıların Türk Edebiyatı üzerine yaptığı acımasız değerlendirmeleri görünce üzülüyorum. Bazıları bilinçli bir şekilde Tür Edebiyatını önemsizleştirmeye mi çalışıyor? Türk Edebiyatını yerden yere vuranlar; yazarlarımızı, şairlerimizi beğenmeyenler; "ben bir Türk olarak Türk Edebiyatını okumam!" diyenler ve dünya edebiyatını yüceltmeye çalışanlar... Belki de yanlış düşünen benimdir, diye kendimden bile şüphe etmeme sebep oluyorlar. Ben Türk Edebiyatını çok seviyorum ve her okuduğum Türk yazar/şair beni daha da gururlandırıyor. Bu edebiyat öylesine değerlidir ki Nobel'le bile ödüllendirilmiştir. Öylesine değerli yazarlarımız/ şairlerimiz vardır ki sanatı ruhumuza kazımayı başarır her biri. Dünyanın kabul ettiği bir Nâzım varken, sadece Türk edebiyatında değer kazanan, başka dillere çevrilmesinin imkânı olmayan bir Ece Ayhan varken, Türkçeyi en sade şekliyle kullanan bit Orhan Veli, yeraltı edebiyatını sevdiren bir küçük İskender varken, Cemal Süreya, İlhan Berk, Fazıl Hüsnü, Attilâ İlhan, Hilmi Yavuz, Enis Batur, Gülten Akın, Nilgün Marmara gibi çok farklı anlayışlarda şiir yazan şairlerimiz varken nasıl bu şiir sevilmez ki? Dünyada bir benzeri daha olmayan bir Tutunamayanlar bu edebiyattan çıktıysa, Anadolu'nun Homeros'u olarak anılan Yaşar Kemal gibi bir yazar Türkçe yazıyorsa, Nobel'i Türkiye'ye getiren Orhan Pamuk hâlâ yazmaya devam ediyorsa, Ahmet Hamdi Tanpınar'dan Sabahattin Ali'ye, Halide Edip'ten Reşat Nuri'ye, Yakup Kadri'den Orhan Kemal'e, Selim İleri'den İhsan Oktay Anar'a roman anlayışını değiştiren romancıları hiç değişikliğe uğramadan okuma fırsatı elimizdeyken bu roman sevilmez mi? Sait Faik, Ferit Edgü'nün, Tezer Özlü'nün, Sevim Burak'ın, Ayfer Tunç'un, Tomris Uyar'ın, Füruzan'ın, Tahsin Yücel'in, Oktay Akbal'ın öyküye getirdiği yenilikler varken; Bilge Karasu'dan Salah Birsel'e, Oğuz Atay'dan Enis Batur'a, Ferit Edgü'den küçük İskender'e çok farklı türlerde ürün veren yazarlara sahipken nasıl olur da bu edebiyat sevilmez? Nasıl olur da değersizleştirilmeye çalışılır? Nasıl olur da bu kültür zenginliği yüceltilmez? Bazen gerçekten anlamakta güçlük çekiyorum.
• Paris Sinema Festivalinde yönetmen Nuri Bilge Ceylan'a Paris kentinin simgesel büyük madalyası verilmiş. 1911 yılından beri Paris Belediyesi tarafından verilen ödül Paris halkına sanatsal açıdan katkıda bulunan kişilere veriliyormuş
• İyice şeriat kuralları hüküm süremeye başladı bu ülkede. Zaten birçok şehirde (ki bunların içinde büyükşehirler de var) alkollü içecek bulunduran yerlerin sayısı çok azaldı. Şimdi de alkollü içecek reklamlarına yasak gelmiş. Yakında iş alkollü içecek satışını engellemeye ve içenlere ceza vermeye kadar ilerleyecek gibi duruyor. Bir konuda yasak konulacaksa öncelikle çağdaş ülkelerde ve AB ülkelerinde böyle yasakların olup olmadığına baksalar iyi ederler. Dünyanın hiçbir çağdaş ülkesinde olmayan yasaklar bizim ülkemizde hüküm sürüyor. Bu duruma birilerinin dur demesi gerek artık.
• Bir insanlık ayıbı da Çin'de yaşanmış. 156 kişinin ölümüne neden olan isyan, insanlara artık doğru düşünmeyi göstermeli. Hiçbir şey insan hayatından daha değerli değildir. İsyanın sebebi ne olursa olsun yüzlerce insanı bir günde öldürebilen bir zihniyet insanlık adına suç işlemiştir.
• Güven Turan'ın yeni kitabı: Zemberek
• içebakan
Şöyle geriye dönüp 5 yıllık düzenli yazı serüvenimin en başına, beni düzenli yazmaya iten noktaya baktığımda kitap-lık dergisini ve doğal olarak Enis Batur'u görüyorum. İlk gençlik yıllarımın başında kendi kendime bulduğum, satır satır okuduğum bir dergidir kitap-lık. Enis Batur'un görevine son verilip, Ayfer Tunç, Selçuk Altun gibi yazarların görevlerini bırakmak zorunda bırakıldığı dönemde birkaç aylık ayrılık dışında hâlâ her ay aldığım, kitapevlerinin dergi bölümlerinde gözümün ilk aradığı dergidir kitap-lık. Bana çok iyi bir yol gösterici olmuştur. Çok önemli kitaplara kolayca ulaşmamı sağlarken, yeni yazarlarla da tanıştırmıştır beni. Hatta her ay başında bir dergi almanın mutluluğunu yaşatırken, beni yalnız kalmaktan da kurtarmıştır. Bambaşka bir şehre gidip, ailemden, dostlarımdan, alıştığım ortamdan çok uzaklara düştüğümde de, bu ayrılık nedeniyle yazmaya karar verdiğimde de hep yanımda olan bir dost gibi sıcaklığını hissettirmiştir bana kitap-lık. O zamanlar sadece günlük yazardım. Arada bir de mektup yazdığım olurdu. Günlüklerim kişisel metinlerin ötesindeydi. Her gün, gün boyunca, kendime bir konu seçer, o konu hakkında uzun uzun düşünür, araştırma yapar, akşam da günlüğümün sayfalarına o konu hakkında bir deneme yazardım, buna da günlük derdim. Arkadaşlık ilişkilerinden aşka, siyasetten spora, sanatın insan hayatındaki etkilerinden İzmir'e, kitap okumanın faydalarından eğitim sorunlarına kadar onlarca farklı konuda yazdığım günlük-deneme'ler hâlâ bana ışık tutmaya devam eder. Birçok kere o yazdıklarıma geri dönüp neler yazmam konusunda yardımcı olmasını istediğim zamanlar olmuştur. O yazılar sayesinde ilk metinlerimi yayınlamaya başladım. Dergilere gönderdiğim metinlerin çok kısa bir sürede yayınlandığını görmek o yazdığım günlüklerin önemini bana göstermişti. İlk yazım Kaçak Yayın'da yayınlandığında yaşadığım mutlu şaşkınlığı hiç unutamam. Bir Şarkının Düşündürdükleri'ni Kaçak Yayın'a göndermiştim fakat yayınlanabileceğini aklımdan hiç geçirmiyordum. Yayınlanacağına dair bir bilgi de verilmemişti bana. 2005 yılının Ekim ayında Kaçak Yayın'ı alıp inceleyince ve yazımı görünce hayatta yaşadığım en büyük mutluluklardan biri bu olsa gerek diye düşündüğümü çok iyi hatırlıyorum. Hiç beklenmediğim bir anda, her ay düzenli olarak takip ettiğim bir dergide bir denememim yayınlanması... Yazmayı iş edinen biri daha ne ister ki? Şimdi düzenli yazı serüvenim tüm hızıyla, 20'den fazla farklı kolda ilerlerken, yazı hayatımın en temel noktalarında Enis Batur'un kitap-lık'ını, kendi kendime yazdığım deneme-günlükleri ve Kaçak Yayın dergisini görüyorum ve bugün 20'den fazla farklı türde ilerleyen yazı serüvenimi bu 3 temel noktaya borçlu olduğumu hiç unutmuyorum.
• Okuduklarım - Tezer Özlü "Eski Bahçe~Eski Sevgi" - Orhan Pamuk "Cevdet Bey ve Oğulları" - Vatan ve Hürriyet gazeteleri
• İzlediklerim - Star TV'de yayınlanan Aile Reisi adlı dizi
• Dinlediklerim - Seyhan Müzik'ten çıkan Sezen Aksu'dan Yeni Türkü'ye, Zeki Müren'den Yavuz Bingöl'e 14 farklı sanatçının yer aldığı "Annem'e" adlı albüm
Son günlerde ülkenin gündemi Kürt açılımı adı altında yürütülen -gerek Abdullah Öcalan, gerekse de AKP tarafından- kampanyalarla meşgul ediliyor. Önce Abdullah Öcalan avukatları aracılığıyla 15 Ağustos'ta yol haritasını açıklayacağını kamuoyuna duyurdu. Hatta duyururken de "Ben değiştim. Ben, eski ben değilim. Geçmiş, geçmişte kaldı. Çatışma, şiddet, ölüm benim mantığım değildir. Bunlardan vazgeçtim. Demokratik siyaset ve özgürlüğü esas alıyorum. Ben radikal demokratım." şeklinde, her değiştiğini söyleyen insanın öncelikle sığındığı demokrasiye sığınarak, tüm dikkatleri üzerine çekmeyi başardı. Bu yol haritasında da PKK'nın yeni dönemde neler yapması gerektiğini ve buna karşılık da Türkiye'nin terör örgütüne belli imtiyazlar vermesi gerektiğini açıklayacağını belirtti. AKP'liler de hemen "Biz Abdullah Öcalan'dan daha önce bir Kürt açılımı yapıp, Kürtlerin de oyunu toplamalıyız!" mantığıyla hızlı bir arayış içine girdiler. Şimdi burda iki nokta çok önemli. Birincisi Abdullah Öcalan'ın açıklama yapacağı tarih olan 15 Ağustos. Bu tarih aynı zamanda PKK'nın kanlı eylemlerine başladığı tarihin de yıl dönümü. İkincisi ise Abdullah Öcalan'ın yaptığı çıkışla emellerine ulaşmaya yaklaşmış olması. Adam bir açıklama yaptı ve hemen AKP'liler ondan önce davranmaya, ilk adımı atmaya, yani terör örgütüne imtiyaz vermek için çabalamaya başladı. Bu durum terör örgütünün güçlendiğinin de ilk göstergesi. Bu sayede bu konudaki ilk adım Türkiye'den gelmiş olacak ve PKK'nın yeni şartlar isteme durumu doğacak. Yapılması gereken aslında çok basit. Elbette çözüm demokrasiden geçiyor, fakat demokrasi derken de hukuk unutturulmaya çalışılmamalı. Demokrasinin en temel koruyucusu hukuk kurallarıdır. PKK silah bırakır, bütün PKK'lılar teslim olurlar. Hukuk kuralları çerçevesinde hak ettikleri cezaları alırlar. Bunun yanında PKK'yla bağlantısı olan her insan da yargılanır. Yargı süreci sonrasında, bu ülkenin her vatandaşı gibi, bu topraklarda insanca yaşama hakkına kavuşurlar. Ama "Biz silah bırakıyoruz, siz de bize ceza vermeyin, yaşama hakkımızı güvence altına alıp, bize iş imkânı sunun!" gibi bir taleple bu ülkeye bazı şeyleri dayatmaya çalışırlarsa burada demokratik bir talepten söz edilemez. O nedenle önümüzdeki süreç özellikle hükümet açısından çok önemli. Daha önce yaptıkları bazı açıklamalarla ülke yönetmekteki tecrübesizliklerini gözler önüne sermişlerdi. Şimdi daha da kritik bir konuda yine aynı şeyi yapmaları ülkenin çıkarları açısından büyük tehlike oluşturabilir. Abdullah Öcalan'ın yaptığı çıkışı yanlış bir şeyle karşılamaya kalkmaları terör örgütünün daha da güçlenmesine ve ülkenin daha da büyük terör olaylarıyla karşı karşıya gelmesine sebep olabilir. O nedenle çok iyi bir planla, çok dikkatli bir şekilde süreci kontrol altında tutmaları gerekiyor.
/. Herhangi bir resme baktığınız zaman, o resimde gereksiz imgeler çarpar mı sizin de gözünüze? O imgelerin sadece yer doldurmak için konulmuş olduğunu düşünür müsünüz siz de benim gibi? Eğer baktığınız resim iyi bir ressamın elinden çıkan bir resimse hiçbir ayrıntı gereksiz değildir. Tıpkı hayatınız gibi. Eğer iyi bir hayat yaşadıysanız hiçbir ayrıntısı gereksiz değildir ve bütünü oluştururken çok önemli bir yer kaplıyordur her yaşadığınız. Ama eğer kötü bir hayatsa yaşadığınız, işte o zaman resimde göze çarpan gereksiz imgeler hayatınızda da size çarpar.
/. Hiç tanımadığınız insanlara karşı istemsiz bir sevgi beslediğiniz oluyor mu? İlk defa karşılaştığınız ve bir daha hiçbir zaman da göremeyeceğinizi bildiğiniz insanların hayatınıza girmesini ister misiniz? Bir sıcak gülümseyiş, güzel gözlerin içinden yükselen içtenlik, mimiklerdeki derin anlam sizi de çekmeyi başarır mı? Bazen bunu yaşadığımı hissediyorum. Daha doğru bir ifadeyle o anda fark etmediğim duyguları çok sonra hissedip, her kaçırdığım insanda üzüntü yaşıyorum. Elimde olmayan pişmanlıklara takılıyorum.
/. Bazıları ilgisizlikten sıkılır, gider, kendisiyle ilgilenecek yeni birini bulur; bazılarıysa fazla ilgiden sıkılır, kendisinin ilgileneceği, ilgisiz birini bulur.
/. Bunca yıllık medeniyet boşa, her insan kendi ilkelliğiyle doğup, kendi medeniyetini kuruyor.
Bir düşünce kaç farklı insanın zihninden geçtikten sonra gün ışığına çıkar. Yeni sandığımız fikirlerden kaçı daha önce birileri tarafından düşünülmüştür. İnsanlığın başlangıcından günümüze hangi düşünceler hiç değişmeden gelmiştir ve her insanın aynı şeyi düşündüğü ama çevrenin etkisiyle farklı şekillerde yansıttığı doğru mudur? Doğum anında her insan aynı noktada mı, aynı bilgiyle mi, aynı bakış açısıyla mı dünyaya gelir? Ve zaman her insanı farklı bir noktaya mı savurur?
/. hayat notları'ndan
Bana en unutulmaz mutlulukları yaşatan kişileri unutmanın verdiği mutluluğu yaşıyorum.
/. şiirsel
Şiir, düzyazının mastar halidir.
/. kitap
Ne okuyorum: Virginia Woolf'un "Mrs. Dalloway" isimli romanını ve Cemal Süreya'nın "Sevda Sözleri" isimli şiir kitabını...
En son ne okudum: Atilla Dorsay'ın "Düşen Yapraklar Geçen Yıllar" isimli sinema yazılarını ve Özdemir Asaf'ın "Bir Kapı Önünde" isimli şiir kitabını...
İlk fırsatta okumayı düşündüklerim: Nursel Duruel'in "Geyikler, Annem ve Almanya" isimli öykü kitabını ve Komet'in "Olabilir Olabilir" isimli şiir kitabını...
/. sinema
En son izlediğim film: Florian Henckel von Donnersmarck'ın "Başkalarının Hayatı" isimli filmi...
İlk fırsatta izlemeyi düşündüğüm film: Ang Lee'nin "Dikkat, Şehvet" isimli filmi...
İzmir'in en güzel taraflarından biri sanata yakın olması. Benim gibi dışarı çıkınca ilk işi kitabevlerine gitmek olan biri için İzmir bulunmaz bir nimet adeta. Bugün de, İzmir'deki ilk günümde, dışarı çıkar çıkmaz kendimi kitabevinde buldum. Önceliğim dergilerdeydi. Ama arada bir tane de albüm almayı unutmadım. Varlık, kitap-lık ve Kirpi dergilerinin son sayılarını aldım. kitap-lık Carlos Drummond de Andrade'nin "Dünyayı Taşıyor Omuzlarım", Kirpi de Amy Lowell'in "Yıldızların Aşkı" adlı şiir kitaplarını hediye etti. Bu sayede kitaplığıma da iki kitap eklemiş oldum. Ama buna rağmen Enis Batur'un Issız Dönme Dolap kitabını almamak için kendimi zor tuttum. Ben kitabevlerine girince bir şeyler almadan çıkamayanlardanım. Bir de çıkalı 20 gün olmasına rağmen daha bugün alabildiğim bir albüm var: Sezen'den Yürüyorum Düş Bahçelerinde. Son günlerim yeterince yoğun geçti. Ayrılıklar, kırgınlıklar, özlemler, hastalıklar... derken kendime hiç zaman ayıramadım. Okuyamadım, yazamadım, gündemi takip edemedim. Taa ki geçen gün Haşmet Babaoğlu'nun köşe yazılarını toplu halde okuyana dek. Orda Sezen'in Pardon şarkısından bahsedince Haşmet, ben de birçok şeyi kaçırdığımı fark ettim. Sezen her zamanki gibi zekâsını çok iyi kullanmış. Yıllardır Sezen'in şarkılarını başkalarının okuduğunu duyunca çok üzülürdüm ve bu güzelim şarkıların sadece Sezen'e ait kalmalarını isterdim. Belki Sezen de bunu hissettiği için başka şarkıcılara verdiği şarkıları bir de kendisi yorumlamış ve ortaya tadına doyulmaz bir albüm çıkmış. DMC etiketiyle çıkan albüm 2 CD ve 1 DVD'den oluşuyor. 29 şarkının yer aldığı albümde daha önce Ferhat Göçer, Ebru Gündeş, Işın Karaca, Sibel Can, Kenan Doğulu, Levent Yüksel gibi şarkıcılardan duyduğumuz şarkıların Sezen Aksu yorumlarının yanında 3 tane de yepyeni Sezen şarkısı bulunuyor. Albümü birkaç defa dinlememe rağmen gece hâlâ beni Sezen'den uzaklaştıramadı. Sanırım son zamanlarda dinlediğim en iyi albümler sıralamasında en başa şimdiden bu albümü koyacağım. Sezen beni müziğe doyuruyor ve mırıldandıklarımı Sezen şarkıları oluşturuyor.
En son küçük İskender'in Medusa'nın Makası kitabını bitirmiştim. Üzerinde çok fazla düşünme fırsatım olmadığı için Okuma Defterime o kitapla ilgili tek satır yazamadım. Bu tür durumlarda okuduğum kitapları okudum saymıyorum. Yeniden okunacaklar arasına koyuyorum Medusa'nın Makası'nı. Günü Varlık, kitap-lık, Kirpi dergilerinin yanında Cevdet Bey ve Oğulları ve Brecht'in şiirlerine bırakmıştım. Gece de Cevdet Bey ve Oğullarına ayrıldı. Belki uyumadan önce biraz da Tezer Özlü okurum. Tabii Sezen müziği eşliğinde... Yakında Tezer Özlü üzerine bir inceleme yazısı yazmayı planlıyorum. Çizilemeyen Portrelerin ilki Tezer'e ayrıldı. Daha sonra Oğuz Atay, Nilgün Marmara, Ferit Edgü ve Sevim Burak'la çizemediğim portreleri kâğıda dökmeye çalışacağım. Şimdilik gece okumam için beni çekiştiriyor. Geliyorum gece!
Son günlerde Ahmet Güntan tartışılmaya başlandı. 2005 yılında yazdığı "Parçalı Ham Manifesto"ya uygun olarak sürdürdüğü şiir anlayışı, Ahmet Hakan'ın bir köşe yazısıyla tartışmaya açıldı. Aslında tartışılan Ahmet Güntan'ın bir şiiri fakat bu şiir üzerinden şiir anlayışı da tartışılıyor. Ahmet Güntan'ın 2005 yılının kasım ayında kitap-lık'ta yayınladığı manifestoya kolaylıkla ulaştım. Dergi biriktirmenin en güzel yanı bu... İlk okuduğumda da ilginç gelmiş, üzerinde biraz durmuştum ve Ahmet Güntan'ın şiirlerini inceledikten sonra bu manifestonun hoşuma giden şiir anlayışından uzak olduğunu düşünmüştüm. Başta kitap-lık olmak üzere Ahmet Güntan'ın dergilerde karşıma çıkan şiirlerini okurdum. Bunun ötesinde şiirinin üzerine çok eğilmedim, fakat Ahmet Güntan'ın şiire büyük emek harcadığını ve şiir üzerine farklı düşüncelere sahip olduğunu biliyorum. Manifestoyu inceleyince de bu farkı görmek mümkün. Özellikle Fütürist manifestonun da yayınlanışının 100. yılı olması ve ne yazık ki ülkemizde bir akıma dönüşecek çok az manifesto yayınlanmış olması nedeniyle de Parçalı Ham Manifesto önemli. Gerçi 2005 yılından beri bu manifestoyu kabul eden ve manifestonun istediği şekilde şiir yazan ikinci bir şair var mı, onu bilmiyorum. Ama bazı şairlerin Ahmet Güntan gibi bir şiir işçisini, özellikle de bir köşe yazarının ortaya attığı fikirden ötürü eleştirmeye kalkmasını anlayamıyorum.
zihnimi sürekli kemiren takıntılarıma hiçbir anını unutmadığım özel günlere karşımda "imkansız" diye bağıran roman kahramanıma ve hiç yaşanmamış bir hayata özlem duyuyorum
• Da Vinci'nin Mona Lisa tablosunun çıplak versiyonu, Fransa'da bir kütüphanede bulunmuş. Tablonun arkasında "Mona Lisa'nın portresi, Leonardo Da Vinci" yazıyormuş. Uzmanlar tarafından incelemeye alınan tablonun, Mona Lisa'nın farklı versiyonlarından biri olduğu tahmin ediliyor. Da Vinci, Mona Lisa'yı yapmadan önce 6 farklı resim çizmiş.
• Eskiden partilerin simgelerini taşıyanlar için geçerliydi parti yandaşlığı. Şimdi ise partilerin kısaltılmış isimlerini telaffuz etmeyle belirleniyor destekçiler. AKP diyenler muhalif oluyor, Ak Parti diyenler ise yandaş. Bu durumu bize kazandıran hükümeti tebrik etmek gerekiyor. Artık insanların ne olduğuna, o insanların iki kelime etmesiyle karar veriyoruz. Bu ülke eskiden de ayrışmalara tanık olmuştur. Sağcılar-solcular, dindarlar-laikler gibi. Ama hiçbir zaman ayrışma bir partinin ismi üzerinden olmamıştır. Bu durum bu ülkenin gördüğü en büyük ayrışmadır. İnsanları ikiye bölmeyi başaran en büyük parti de AKP'dir. Bu ülke insanı bundan sonra AKP diyenler ve Ak Parti diyenler diye ikiye bölünmüştür. Bravo!
• Metin Altıok'tan:
"... Sen ey kendiyle yetinen; Artık suyumuz bulanık, Bir güneş bile olsa sonunda Yolumuz kırık, ömrümüz karanlık Ve ağır tuğrası alnımızda Padişah yalnızlığın Ama yine de umudumuz kalabalık ..."
• Michael Haneke'nin "Ölümcül Oyun (Funny Games)" filmi
• Daha önce izleyip de büyük keyif aldığım "Din, Bilim ve Darwin" konulu Siyaset Meydanı'nı tekrar izlerken aklıma geldi: Kızların üniversiteye türbanlı girmemesi niçin gerekli? Çünkü türbanlı olup da Evrim teorisini savunan bir tane bile kızla karşılaşmadım bugüne kadar üniversitelerde. Türbanlı olmak direkt Evrim'e karşı çıkmak anlamına geliyor. Bilim dünyasının üzerinde çok yoğun çalışmalar yaptığı, her geçen gün yepyeni bulgulara ulaştığı ve zamanla kanıtlamaya daha da yaklaştığı bilimsel bir araştırmaya okumadan, araştırma yapmadan karşı çıkmak... Ve bu karşı çıkışı da bir simgeyle gözler önüne sermek. Özellikle bu konuda türbanlı olmak bir gösterge... Oysaki başı açık olup da Evrim'e karşı çıkan çok insan var. Fakat onların karşı çıkışı sadece düşünce boyutunda kalıyor. Simgeleştirilmiyor. Bilimin yuvasında simgelerin olmaması gerektiğini gösteriyor bu bize. Her şey düşünce boyutunda kalmalı ve sadece düşünceler çarpışmalı üniversitelerde. Simgeler değil.
• Yıllardır dokunulmazlıkların kaldırılması için insanlar bas bas bağırıyor. Niçin bu dokunulmazlıkları kaldıracak bir başbakan çıkmıyor bunca yıldır? Kimsenin dokunulmazlıkları kaldırabilecek cesareti yok mu?
• Alain de Botton "Aşk Üzerine"
• Fransa'da, Fransızlara Türk kültürünü tanıtmak amacıyla, 9 ay sürecek Türkiye mevsimi dün başlamış. Açılışta, Eiffel Kulesinin altında, Anadolu Ateşi gösteri yapmış ve Mercan Dede konser vermiş.
• Günlerdir devletin kurumları arasında çatışma olup olmadığı tartışılıyor. Çok merak ediyorum bu tartışmayı yapanların devletin bütün kurumlarının ele geçirildiğini görüp görmediklerini. Bütün kurumlar aynı zihniyette insanlardan oluştuktan sonra nasıl çatışma olabilir ki? Fethullah Gülen'in zamanında dediği gibi, yavaş yavaş ve içten, bütün kurumları ele geçirdiler. Çok kısa bir süre sonra da orduyu ele geçirip kendi ülküleri doğrultusunda yepyeni bir Türkiye inşa ederler artık. Fethullah Gülen de büyük bir zafer kazanan padişah edasıyla ülkeye dönüp, padişah özlemiyle yananlara büyük bir mutluluk yaşatır. Ve kimse de ülkenin kurumları arasında çatışma var, diyemeyecek duruma gelir.
• mırıldandıklarım
Sıla'yı ilk defa Kenan Doğulu'yla yaptığı "...dan sonra" adlı şarkıdaki düetiyle tanıdım. Rap-pop karışımı bir şarkıda Kenan Doğulu'yla düet yapan bir kız olarak çok da dikkatimi çekmemişti. Taa ki "İmza: Sıla" adlı albümü bir arkadaşımın önerisiyle alıp, defalarca dinleyene kadar. İnşallah, Yoruldum, Sevişmeden Uyumayalım gibi müthiş şarkıların yanına yine Kenan Doğulu'yla yapılan Bitse de Gitsek adlı bir düeti eklemiş. Ve dinlemeye doyulmayan 10 şarkılık güzel bir albüm ortaya çıkmış. Albümü dinledikten sonra internet üzerinden bir arama yaptım Sıla hakkında. Sıla isimli televizyon dizisindeki dizi müziğini Sezen Aksu'yla birlikte yaptıklarını ve şarkıyı da Sıla'nın seslendirdiğini öğrendikten sonra, beni en çok şaşırtan şey günlerdir Ferhat Göçer'in sesinden dinleyip, kendi kendime mırıldandığım "Vur Kadehi Ustam" şarkısının da söz ve müziğinin de ona ait olduğunu öğrenmem oldu. Aynı zamanda Şeffaf Oda adlı programda bu şarkıyı bir de Sıla'dan dinleyince son günlerde sürekli dinlediğim ve mırıldandığım şarkıların Sıla'ya ait olduğunu fark ediyorum. Müzikal alt yapısını sesiyle ve şarkı sözleriyle birleştiren böyle bir şarkıcıyı biraz geç fark etmiş olmanın da üzüntüsünü yaşıyorum.
• Sıla'nın sesinden "Vur Kadehi Ustam"
• Başbakan işini çok iyi biliyor. Diyor ki muhalefete; askerden elini çek! İnsan hiç olmazsa durup ne dediğine bir bakar. Acaba kimin eli askerin üzerinde? Kim askerin gücünü zayıflatmak istiyor? Kim askeriyeyi ele geçirmek istiyor? İktidar mı, yoksa muhalefet mi? İnsan hiç değilse dediklerini mantıklı bir şekilde düşünerek der.
• Kemal Özer'in "Deniz Orakçısı" şiirinden:
"... kent niye büyük bir gergeftir, geçirmiş ilmiğini alın terine? niye aç ağızlardan örülü bir martı çığlığıdır gök; iner kalkar başının üzerinde, küçük dalışlarla yoklar tekneni ..."
• Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri sahiplerini bulmuş. Ödül şiir dalında A. Barış Ağır'ın "Herkesin Alıp Gittiği" adlı dosyasına verilirken, öykü dalında ise Aslı Akarsakarya "Düşe Kalka" adlı dosyasıyla ödüle değer bulunmuş.
• Selçuk Altun'dan kitap önerileri: "Zamanın Suya İzi" Tuncer ErdemYKY "Korkulu Ustalık" Turgut UyarYKY "Bana Modern Türk'ün Tarifini Yapabilir misin Kaan?" Vivet KanettiKanat
• Okuduklarım - Orhan Pamuk'un "Cevdet Bey ve Oğulları" adlı romanı - Bertolt Brecht'in "Halkın Ekmeği" adlı şiir kitabı - Varlık Dergisi - kitap-lık Dergisi - Kirpi Şiir - Vatan ve Hürriyet gazeteleri